Doç.Dr.Tuğrul İLTER Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğr.Üyesi

Küresel ısınma insanların dünyadaki yaşamlarını sürdürebilmelerinin önündeki en büyük tehdit olarak önümüzde duruyor ve bu tehdit her geçen gün daha da büyümekte. Bu konuda yapılıp akran değerlendirmesinden geçmiş, popüler ya da ideolojik albenisi yerine bilimsel değeri yüksek neredeyse istisnasız bütün araştırmaların üzerinde anlaştıkları nokta da küresel ısınmanın insan kaynaklı olduğu. Yani bizim yaşamımızı sürdürürken yapıp ettiklerimizden, kültürel edimlerimizden, bu arada da yemek tercihlerimizden, beslenme biçimimizden kaynaklandığı. Bunun bize anlattığı ve hatırlattığı da tastamam “modern,” “ileri,” “gelişkin,” “çağdaş,” “medeni,” “normal,” “standart” diyerek olumladığımız yaşam biçimimizin sürdürülemez olduğu ve değişmesi gerektiği. Benim bu yazıda üzerinde durmak istediğim, bir yaşam biçimi olarak beslenmenin ve yemek için yaptığımız seçimlerin, örneğin, hayvan temelli bir beslenme yerine bitki temelli bir beslenmeyi benimsememizin çevre ve küresel ısınma üzerindeki—belki de hiç düşünmediğimiz ve bilmediğimiz kadar, hatta bu tehditi bertaraf edecek boyuttaki—muazzam etkileri.

YİYECEĞİMİZ KONUSUNDA YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER, DÜNYAYI DA ÖLDÜRÜYOR!Karnist ya da etçil beslenmenin doğal çevremiz ve su, toprak, hava gibi insan yaşamı için elzem kaynaklar üzerindeki yıkıcı etkileri üzerine çoğumuz bir şeyler duymuş ve biliyoruzdur. ABD Senatosu Tarım Komitesi’nin 1997’de hazırladığı bir rapora göre kesim için yetiştirilen hayvanlar insanlara kıyasla 130 kat fazla dışkı üretmektedir. İnsanların dışkıları toplum sağlığı için toplanıp
özel işlem görürken, besi hayvanlarının dışkıları hiçbir işlem görmeden toprağa salınmakta, akarsuları, gölleri, yeraltı sularını kirletmektedirler.
YİYECEĞİMİZ KONUSUNDA YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER, DÜNYAYI DA ÖLDÜRÜYOR!
Değişik çalışmalar etçil beslenen birisinin bitki temelli beslenenlere kıyasla 10 kat daha fazla toprağa ihtiyacı olduğunu gösteriyor. 2011 yılı verilerine baktığımızda dünya topraklarının yüzde 30’unun besi hayvancılığına ayrıldığını ve bunun büyük bölümünün de ormansızlaştırılarak otlaklara dönüştürülmekte olduğunu görüyoruz. Örneğin, Amazon yağmur ormanlarındaki giderek korkutucu hızda artan ormansızlaştırılmış alanın yüzde 70’inin otlak olarak ve besi hayvanlarına yem yetiştirmek için kullanıldığını görüyoruz. Bunun küresel ısınma açısından önemli bir yan etkisi de, canlı ağaçlar küresel ısınmaya yol açan bir sera gazı olan karbon dioksiti yakalayıp depolar iken, kesilen ağaçların aynı gazı salıyor olması.
YİYECEĞİMİZ KONUSUNDA YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER, DÜNYAYI DA ÖLDÜRÜYOR!
ABD Çevre Koruma Dairesi’nin saptamasına göre ortalama 450 gr biftek elde edebilmek için yaklaşık 9,5 ton su tüketiliyor. Bunu bitkisel gıdalarla karşılaştıracak olursak, yaklaşık 450 gr soya için ortalama 950 kg, aynı miktarda buğday içinse yaklaşık 95 kg su gerekiyor. Ayrıca besi hayvanlarının yetiştirildiği topraklar böcek öldürücülerden gübrelere, hormonlara, antibiyotiklere kadar çeşitli toksik atıklarla tıka basa doldurulmuş durumdalar. Bu arada belirtmeden geçmeyelim, besi hayvanları yetiştirmede kullanılan antibiyotiklerin miktarı o kadar yükselmiş durumda ki, bu durum antibiyotiğe dayanıklı bakterilerin oluşumuna yol açarak sağlığımız için başka bir tehdit oluşturuyor. Besi hayvanı yetiştiriciliğinde antibiyotik kullanımı da tabii ki bu hayvanların yetiştirilmesinde kullanılan o “modern,” “fenni” fabrika ya da toplama kampı sisteminin onlar için ne kadar sağlıksız ve eziyetli olduğunu da açık eden bir semptom. Bütün bu toksik kimyasallar kullanıldıktan sonra öyle büyülü bir şekilde yok olmuyorlar. Yukarıda değindiğimiz gibi akarsulara, göllere, göletlere ve yeraltı su kaynaklarına karışıp kirletiyorlar.

Sonuç olarak et endüstrisi, ABD genelinde, başka bütün sanayilerin toplamından daha fazla su kirletiyor. Bir beslenme profesörü olan Barry Popkin’in çalışmasına göre de besi hayvanı yetiştiriciliği ABD’deki erozyonun yüzde 55’inden, kullanılan böcek öldürücülerin yüzde 37’sinden, tüketilen antibiyotiklerin yüzde 50’sinden ve yüzey sularına bırakılan azot ve fosfor’un üçte birinden sorumlu.
YİYECEĞİMİZ KONUSUNDA YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER, DÜNYAYI DA ÖLDÜRÜYOR!Ayrıca besi hayvanları dünya genelinde 756 milyon ton tahıl tüketiyor ve giderek artan miktarlarda balık ürünleri de— kimi belirlemelere göre toplam ürünün yarıdan fazlası—besi hayvanlarının beslenmesinde kullanılıyor. Evet, karadaki besi hayvanlarına balık yediriliyor. Hatta onlara kendilerinin mezbaha atıkları da yediriliyor. Deli dana hastalığını bununla ilişkilendiren çalışmalar var. Bu miktarları anlamlandırmak için 450 gr. biftek elde edebilmek uğruna yaklaşık 7kg tahıl üretmek gerektiğini hatırlayalım. Bu da bize etçil beslenmenin ne kadar verimsiz, ekonomik akılsız ve—ekolojik ve sıhhi maliyetini de katarsak—ne kadar pahalı olduğunu da gösteriyor.

Etçil beslenme tercihlerimizle sadece karaları ve karasularını kirletmekle kalmıyoruz, denizleri de tüketip kirletmekteyiz. Eldeki veriler dünya genelinde var olan balıkların yüzde 76’sının ya tam avlanmakta olduğunu, ya fazlasıyla avlanıp tükenmeye başladığını, ya da hepten tükendiğini gösteriyor. Talep gören çeşitlerin azalmasıyla bunların da çiftliklerde yetiştirilmeye başlandığını görüyoruz. 2010 yılı itibarı ile ABD’de en fazla yenilen ilk 6 balık çeşidi çiftliklerde yetiştirilenler. Ama tabii bunların da beslenmesi gerek ve bu çiftlik üretimi aynı kara üretiminde olduğu gibi denizleri de oransız kirletiyor.

Ben buraya kadar ara ara ABD verilerinden söz ettim, ama dünya genelindeki durum da bundan çok farklı değil. Ulus ötesi şirketler zaten küresel boyutta iş yapıyorlar ve “küreselleşme” dediğimiz süreç de, bir cephesiyle, bu yukarıda değindiğimiz yaşam biçiminin dünyanın geri kalanına yayılmasını anlatıyor. Örneğin, bir kavram ve beslenme biçimi olarak “fast food”un hamburgerleriyle, kebaplarıyla, kızartılmış piliçleriyle dünya genelinde nasıl yayıldığını hatırlayabiliriz.
YİYECEĞİMİZ KONUSUNDA YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER, DÜNYAYI DA ÖLDÜRÜYOR!Şimdi küresel ısınma konusuna tekrar dönersek… Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, 2006 yılında “Münasebetsiz bir Hakikat: Küresel Acil Durum Olarak Küresel Isınma ve Bunun İçin Ne Yapabiliriz” başlıklı bir kitap ve ardından belgesel film hazırladı. Çok ilgi çeken bu film ile Oscar ödülünü kazandı (Bu film galiba Türkiye’de Uygunsuz Gerçek başlığıyla gösterilmiş). Bir çok insan küresel ısınma tehlikesini bu kaynaktan öğrendi. Bu çalışmasında Al Gore esas olarak küresel ısınmaya yol açan sera gazlarından karbon dioksit üzerinde duruyor ve buna ilişkin çözüm önerileri getiriyordu. Örneğin, yanıcı ampülleri floresan muadilleriyle değiştirerek, daha az araba kullanıp daha fazla yürüyerek, bisiklete binerek, toplu taşıma araçlarını kullanarak, arabalarımızın lastik basınçlarını ölçerek, atıklarımızı dönüşüme sokarak, daha az sıcak su kullanarak, abartılı paketlenmiş mallardan uzak durarak, termostatımızı ayarlayarak, ağaç dikerek, kullanmadığımız zaman elektronik araçları kapatarak ne kadar daha az karbondioksit salımı olacağını ve bu yollarla küresel ısınmanın önüne geçebileceğimizi anlatıyordu. Bunlar kuşkusuz alınması gereken yararlı önlemlerdi. Ancak karbondioksit tek başına küresel ısınmaya yol açmıyordu ve Al Gore’un kendisinin de münasebetsiz bir hakikati vardı. Bu hakikat da küresel ısınmaya yol açan, karbondioksit’ten çok daha önemli sera gazlarını işaret ediyordu.

Bu hakikati öğrenmek için Birleşmiş Milletler’in yine 2006’da yayınladığı Besi Hayvanlarının Uzun Gölgesi (Livestock’s Long Shadow) başlıklı rapora bakmamız gerekti. (http://www.fao.org/docrep/010/ a0701e/a0701e00.HTM ) Rapor, besi hayvancılığının yerelden küresele her ölçekte en önemli çevre sorunlarına ve küresel ısınmaya yol açan iki ya da üç etkenden birisi olduğuna dikkatimizi çekiyor ve insan kaynaklı karbondioksit
salımının yüzde 9’undan, metan gazı salımının yüzde 37’sinden, azot oksit salımının yüzde 65’inden ve toplu olarak da tüm yıllık sera gazları salımının yüzde 18’inden sorumlu olduğunu belirtiyordu. Peki biz bunları Al Gore’un Oscar ödüllü çalışmasından niye öğrenemedik? Al Gore’un ailesinin kuşaklar boyu sığır yetiştirdiğini, sığır çiftlikleri olduğunu öğrendiğimizde bu bilginin Al Gore için de nasıl münasebetsiz bir hakikat olduğu ortaya çıkıyor. Ancak bu hikayenin bir mutlu sonu var. Geçtiğimiz yıllarda Al Gore’un vegan olduğunu öğrendik. Onun yardımcılığını yaptığı eski ABD başkanı Bill Clinton da daha önce geçirdiği açık kalp ameliyatı sonrası vegan olmuştu.

Birleşmiş Milletlerin Besi Hayvanlarınının Uzun Gölgesi raporu besi hayvanlarının ve onların yetiştirilmesine dayalı et ve süt ürünleri tüketen beslenme biçiminin nasıl bütün öteki etkenlerden daha büyük ölçekte küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine yol açtığını yeterince gösteriyor. Ancak Robert Goodland ve Jeff Anhang’ın 2009 yılında yayınladıkları Livestock and Climate Change (Besi Hayvanları ve İklim Değişikliği) başlıklı çalışma, durumun bu raporda belirtilenden daha da vahim olduğunu gösteriyor. (http://www.worldwatch.org/files/pdf/ Livestock%20and%20Climate%20Change.pdf) Goodland ve Anhang, Birleşmiş Milletler raporunun verilerini de gözden geçirdikleri çalışmalarında, o raporun gözden kaçırdığı ve ihmal ettikleri katkıları da hesaba kattıklarında, besi hayvanı yetiştiriciliğinin yıllık toplam sera gazı salımındaki payının raporda belirtildiği gibi yüzde 18 değil, yüzde 51 olduğu sonucuna varıyorlar.
Hayvan ürünleri tüketimine dayalı etçil beslenme tercihinin, yaşamımızı mümkün kılan çevremiz üzerindeki yıkıcı etkisi bu kadar vahim işte. Etçil beslenme tercihiyle başka hayvanlara eziyet edip öldürmemiz, kendimizi kısıtlayıp, hasta edip erken öldürmemiz yetmediği gibi, bir de yaşam koşullarımızı sunan gezegeni öldürmekteyiz. Ya çok miyopuz ya da intihar eğilimliyiz. Buna karşılık, miyop ya da intiharcı bakışın ötesine bakmaya cesaret edenlerimiz için ise buraya kadar izini sürdüğümüz bu münasebetsiz hakikat, bu olumsuz sonucun en önemli sorumlusu olarak besi hayvanları yetiştirilmesi üzerinde temellenen etçil beslenmeyi işaret ederken bize çözümün nerede yattığını da göstermiş oluyor. Tercihimizi bitki temelli beslenme olan veganlık lehine yaptığımızda, etçil beslenmenin bu olumsuz sonuçlarını da geriye sarmaya başlamış oluyoruz. Bunun içindir ki artık günümüzde Birleşmiş Milletler’in ve Avrupa Birliği’nin kimi organları ve küresel kalkınma örgütleri gibi anaakım kuruluşlar bile sorunun kaynağı olarak etçil beslenmeyi gösterip, çözüm olarak da bu beslenmeden uzaklaşmayı önermeye başlamış durumdalar.

YİYECEĞİMİZ KONUSUNDA YAPTIĞIMIZ SEÇİMLER, DÜNYAYI DA ÖLDÜRÜYOR!Tabii ki insanın alışkanlıklarını, hele de genel kabul gören alışkanlıklarını değiştirmesi kolay olmayabiliyor. Üstelik etçil beslenme biçimi büyük et ve süt ürünleri endüstrileri, onlara katkı maddesi üreten kimya sanayileri ve onları her zaman sevimli, çekici gösteren tanıtımlarını yapan reklam ve halkla ilişkiler ajansları gibi güçlü kurumlar tarafından destekleniyor ve savunuluyor. Ama unutmayalım ki, beslenme kültürel bir edim—değişmez ve değiştirilemez bir şeyden söz etmiyoruz. Bizim yapıp eylediğimiz ve gerekli gördüğümüzde başka türlü çeşitli yapabileceğimiz bir edim. Benim ondan bir tercih olarak söz etmem de bundan dolayı. Etçil değil de bitki temelli vegan beslenme (i) öldürmekte olduğumuz dünyamızı yaşatmak, (ii) biz onları yiyebilelim diye öldürülen bizden farklı hayvanları yaşatmak, (iii) onlara yaşadıkları süre boyunca yapılan eziyete son vermek ve (iv) et ve süt ürünleri yediğimiz için hastalanıp kısalan ömrümüzü uzatıp bizleri yaşatmak, daha da önemlisi kısıtlanmadan yaşatmak için bize çok önemli bir fırsat ve güç veriyor. Bu güce sahip olmak için ülke ya da gezegen çapında bir rejim değişikliği de gerekmiyor. Bunların hepsi göreli “kişisel” bir beslenme tercihiyle başlıyor ve bu tercih gözümüzün, vicdanımızın, zihnimizin önünde duruyor.

Veg&Nature Dergisi yaz sayısında yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here