DEV MUTASYON!

0
629

Küreselleşen dünya, hızla artan nüfus, nüfusun tüketim çılgınlığı ve üreticinin başını döndüren, gittikçe çeşitlenen ve genişleyen dev bir pazar… 7.2 milyar konuğunu ağırlıyor dünya. Hiç bu kadar kalabalık olmamıştı. İlerleyen teknoloji ve biyolojik gelişmeler, alternatif metotların gelişiminin de önünü açarak, daha az zamanda, daha çok talebe cevap verebilmeye olanak tanıdı. Yapay müdahalelerle, besinlerin verimliliği artırıldı, dayanıklılık süresi uzatıldı, doğası ve genetiği bozuldu. Günümüzde artık neredeyse her coğrafyada her türlü ürüne, her mevsimde ulaşmak mümkün. Çilek yemek için yazı beklemiyoruz artık, püre yapmak için patates kaynatmayı. Mısırı ambalajıyla atıyoruz mikrodalgaya, dünyanın bir ucundan gelen muzu en sarı haliyle tüketebiliyoruz her daim. Yoğurtlar bozulmuyor, sütler ekşimiyor. 7/24 mesaide de olsalar, insanların çığ gibi büyüyen ihtiyaçlarına yetişemiyor hayvanlar. Yüksek verim için suni yöntemlerle doğal döngüye müdahale ediliyor. Kurallar değişiyor, biyolojik döngü değişiyor, kullanılan yemler, gece-gündüz değişiyor. Yediği yemin etkisiyle kanser olacak kadar da yaşayamayacak olan canlının, GDO’yla beslenmesinin endüstriye göre çok da önemi kalmıyor bu noktada. Yapay bir çağda yaşıyoruz.

Doğala ulaşmak artık pahalı bir tercih. Peki neler oluyor?

İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü’nden Yard.Doç. Dr. Yavuz Dizdar’a sorduk:

• Hazır gıdalar hangi özelliklerinden dolayı insan sağlığını tehdit ediyor? Hazır gıdaların en büyük riski uzun raf ömrüne sahip olmaları için aşırı fiziksel işlemden geçirilmeleridir. Süt aşırı basınç ve sıcaklıkla homojenize edilmekte, yani yağı kırılmakta, ama bundan yapılan yoğurt ekşiyememektedir. Demek ki içerikte kimyasal bir değişiklik vardır. UHT süt dediğimiz uzun ömürlü kutu sütten de yoğurt yapılamamaktadır, yani onda da kimyasal bir değişiklik vardır. Bozulmayan sosis ve salamları kediler yemez. Kedinin hamburger köftesi dahil, et ürününü yememesi aslında yeterince anlamlıdır. Etçil olan bir canlı et ürünü yemiyorsa, burada tartışılacak fazla bir şey de yoktur.

• Peki, meyve ve sebzelere de bir takım hormon ve ilaçlarla müdahale ediliyor. Bunları tüketmek de aynı ölçüde sakıncalı mı? Bu değindiğiniz konu aslında buz dağının göremediğimiz kısmıdır. Çünkü ziraatta kullanılan ilaçların artık haşere mücadelesinden çok, bitkinin biyolojisine müdahale ettiğini görüyoruz. Eskiden 1.5 ton ürün alınan yerden, ilaçlar sayesinde 8.5 ton ürün alındığını söylüyorlar; bu verim artışı zararlı mücadelesiyle açıklanamaz. “Meyvelere kökten mantar ilacı verilerek küflenmelerinin önlendiği, limona kökten kanser ilacı verilerek dal ömrünün uzatıldığı, muza gövdeden doğum kontrol hapı
enjekte edildiği anlatılıyor ve ne yazık ki doğru görünüyor.” İki yıl önce üç arkadaşımız birer dilim portakaldan zehirlendiler. Portakalı analize gönderdik, içinde ve kabuğunda 20 çeşit tarım ilacı çıktı. Üstelik bu portakal “güvenli olduğunu iddia eden” marketten alınmıştı. Ziraat mühendisleriyle konuşuyoruz, meyvenin olgunlaşmasını durduran ilaçların düzenli kullanıldığını söylüyorlar. Bu ilaçlar elbette meyvenin de içine geçiyor ve kalıyor. Bunları uzun süreli tüketmenin bir de mesela kısırlığa neden olmayacağını hiç kimse iddia edemez.

• Son zamanlarda sıkça tartışılan GDO konusu sağlığımızı ne şekilde etkiliyor? Dolaylı tüketiyor muyuz? Elbette dolaylı tüketiyoruz. GDO ürünler uzun süreli tüketimlerinin güvenli olup olmadıkları araştırılmadan piyasaya sürüldüler. Bizim ülkemizde bu konuda ciddi bir duyarlılık var, ama sonunda lobi kazandı ve yasal olarak yem endüstrisine girdi. İki yıl önce Fransız araştırmacılar GDO mısır soyunun iki yıl gibi uzun süre güvenli olup olmadığını araştırdılar. Bu düz bir besleme ve gözlem çalışmasıydı. Hayvanlarda doğal mısır yiyen kontrol grubuna göre 14. ayda 5 ila 7 kat daha fazla tümör gelişti. Ne var ki lobi güçlüdür, savunması da hep “dünya nüfusunu beslememiz için gerekli” şeklinde, “duygusal ve komiktir”. AB’de gerçekleştirilen bir toplantıda Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin temsilcisine herkesin önünde bizatihi sordum, “biz 80 kiloluk fareler değiliz” dedi. Nitekim bilimsel yayının içerisindeki fotoğrafları sansürlediler. “Dünyanın protein açlığı” 1930’larda bile dile getirilen son derece nahif bir savunmadır. Mesele tamamen ticaridir.

• Kanserle bir bağlantısı var mı konunun? Genetiği değiştirilmiş (GDO) ve süt üretiminde kullanılan NK608 mısırın, farelere yedirildiğinde 14 ayda anlamlı bir şekilde kanser gelişimine neden olduğu, patent korumalarından ötürü ancak iki sene önce bilimsel yayın haline gelebilmiştir. Bu gibi girdiler ve formüle edilmiş yem, hayvanın günde 8 litre süt verimini 40 litreye kadar çıkarabiliyorsa, bunun tüketilmesinin zararsız olup olmadığının da ispatlanması gerekir; ama böyle bir araştırma yapılmamıştır. Dolayısıyla hayvansal ürünler ve kanser arasındaki ilişki, aslında son derece ciddi bir boyuta varmış.

• Doğru beslenme ile genetik mirasımıza müdahale etme şansımız var mı? Bazı hastalıklar genetik özellik gösterirler, ama kanser de dahil olmak üzere, nedeni açıklanamayan hastalıkların hepsinin genetik olduğunu ileri sürmek ya cehalettendir ya da gıdadaki bozulmanın üzerini örtmenin en güvenli yoludur. Buna karşılık genetik olan hastalıkların etkilerinden de beslenme biçimini değiştirerek uzak durulabilir. Yapılan binlerce araştırma “ne yerseniz o’sunuz” sözünü doğrulamaktadır. Genetik miras olsa bile, vücudunuzu iyi dinlerseniz genetik mirasınızın olumsuz etkilerinden korunabilirsiniz.

• Sizce hayvanların sömürü malzemesi haline getirilmesinin temeli nedir? Bunda daha çok ilaç endüstrisinin mi, endüstriyel hayvancılığın mı rolü var? Bu elbette endüstriyel hayvancılığın bir dayatmasıdır. Toplumların beslenmesi bakliyat ve hububat üzerine kuruludur. Endüstriyel hayvancılık elindeki ucuz maliyetli yarı sentetik eti pazarlamanın bir yolu olarak “Amerika’nın gelişmişlik seviyesinin et tüketmesiyle ilgili olduğunu” bile iddia eder. Amerika ne kadar gelişmiştir, o başka, ama dünyanın en sağlıksız toplumlarından biridir. Oysa eti az tüketen pek çok toplumda hastalık çok daha az görünmektedir. Bu farkın et tüketiminden mi yoksa besicilikle yetiştirilmiş hayvanın etinin tüketilmesinden mi olduğu bilinmemektedir. Lakin her durumda hayvanların kötüye kullanımları, dahası ciddi eziyet çektikleri kesindir. Böyle beslenip kesilmiş hayvanın etinden hayır gelir mi, bence kesinlikle gelmez.

• Başka bir canlının sütünü tüketmek zorunda olduğuna inanan tek tür insan. Sizce böylesine mükemmel bir düzende bu mantıklı mı? İnsan başka bir hayvanın sütü olmadan yaşayamaz mı? Konuya etik açıdan bakarsanız; süt aslında hayvanın yavrusunun besinidir, siz sadece ondan kalanı alabilirsiniz, bunu nedeni de sütün sağılmasının gerekli olmasıdır. Oysa endüstriyel besicilikte hayvan doğumdan iki gün sonra annesinden ayrılıp yemle beslenmeye başlanır. Komik olan, yemin de süt tozundan yapılmış olmasıdır. Günümüzde kimyasal alaşımlı yemler nedeniyle o kadar çok süt üretiliyor ki, bunların içilerek tüketilmesi mümkün değildir, süt tozuna çevrilirler. Bu bir cins “minare gölgesi” durumudur; geçirdiği işlemden ötürü artık süt özelliği göstermez, bileşim dengesini tamamen yitirir. Lakin bunun bir şekilde satılması gereklidir. Günümüzde süt tüketimi de endüstriyel zihniyetle körüklenmektedir, çünkü yemle çok miktarda süt benzeri bir sıvı alınması mümkün hale gelmiştir. Tarım gibi biyolojik üretimde genel kural “verim artışı ile kalite ters orantılıdır” şeklindedir. Yani 8 litre yerine 40 litre alıyorsanız içeriğin aynı kalmadığından kesinlikle emin olabilirsiniz. Zaten endüstrinin zihniyeti “elinde olanın bir şekilde pazarlanması” üzerine kuruludur. Bunu süt tozu olarak da verebilir, okul sütüne dönüştürebilir, yoğurtta protein eksiğini tamamlamak üzere kullandırabilir ya da bisküvinin arasında koyarak “sütlü burger” olarak satar. Unutmayın, endüstri yalnız çalışmaz, önce alt yapıyı hazırlar. Mesela gelecek yıl süt kotası kalkacak, sütün kotası olamaz, bu süt tozu demektir. Dahası elinde olağanüstü bir reklam gücü vardır, tüketiciye kolaylıkla benimsetir.
• Son olarak eklemek istedikleriniz? Ben gıda konusuna istemeden bulaştım, ama akıl bağlanmasından kurtulmamda çok ciddi bir katkı sağladı. Araştırmam yoğurdun neden ekşimediğiyle başladı, pilicin nasıl bu kadar hızlı büyüyebildiğiyle sürdü. Dört yıldır okuyorum, okuduklarımın bir kısmını kitapta belli bir mantık çerçevesinde birleştirdim. Yemezler! kitabının benden aldığı emek, birkaç tıp fakültesi bitirebilecek kadar yoğundur. Benim gördüğüm, beslenme ve hastalık ilişkisi gıdanın endüstrileşmesi edeniyle çok ciddi bir boyuta varmıştır. İnsanlar beslenme sistematiklerini doğala yaklaştırmadıkları sürece hastalıktan uzak durmaları mümkün görünmemektedir. Bizim şansımız, sürecin ABD’ye göre çok hızlı, 15-20 yılda gerçekleşmiş olmasıdır. Hastalık yükümüz de doğal olarak onları izlemektedir, ama durdurulabilir. Bu aslında bizim gelecek nesillere ve dünyaya karşı da artık bir sorumluluğumuzdur, bir düzeltme yapılması zorunludur.

Yard.Doç.Dr. Yavuz Dizdar’a sorularımıza zaman ayırdığı için teşekkür ederiz.

Bizler kendi tüketim çılgınlığımıza doğayı da alet ederek, aslında bir anlamda hem doğaya hem de kendi sonumuza zemin hazırlıyoruz. Doğadan, doğal olandan, yapımıza ve etik ilkelerimizle bağdaşan tercihler yapmak konusunda hepimizin hassasiyet göstermesi gerekiyor.

21.yüzyılda, hayvanları sömürmeden yaşamak konusunda alternatiflerimizi sorgulamak ve dayatmalardan kurtularak bağımsız karar verme yeteneğimizi geliştirmek, tamamen kendi etik meselemizdir.

Bu konuda bizim de sorumluluğumuz olduğunu düşünüyor ve sizleri daha fazla araştırmacı olmaya davet ediyoruz.

Teşekkür ederiz.

Yard. Doç. Dr. Yavuz Dizdar

HENÜZ YORUM YOK