Bilinmeyene Ulaşmak

0
628

‘Her yeni gezi, insanı ön yargılarından biraz daha arındırarak bilinçlendirir, yeni ufukları önünde açar; herkese, ırk, din, dil ve milliyet kalıplarının dışında “insan” olarak bakmayı öğretir. Dünyanın, ancak insanla, temiz bir çevreyle ve sağlıkla değerli olduğunu ve bu çeşitliliğin büyük bir hazine olduğunu gösterir. ‘

Dünyamız, çapı yaklaşık 12 bin 576 kilometre ve çevresi 40 bin kilometre olan bir gezegen. İnsanoğlu çağlar boyu bu yaşadığı gezegeni tanımak istemiş. Kâşifler yollara düşmüş, denizciler bilinmeyene doğru yelken açmış. Deve kervanları aylarca sürecek serüvenlerle, bıkmadan, ardı ardına yola koyulmuş. Amaç hep aynı: “Bilinmeyene” ulaşıp onu bulmak ve tanımak. İşin ilginç yanı, yol çağrısına “evet” diyenlerin büyük bir bölümü hep yay burcudur. İşte Macellan, Kristof
Kolomb, Mallory, Büyük Petro, Alexander von Humbold, Goethe, Jules Verne, Montaigne, Marko Polo, Evliya Çelebi, Nasuh Mahruki, Attila Atasoy, ben ve daha niceleri… Bugüne kadar yaklaşık yüz kez yurtdışına çıktım. 1965’ten bu yana, olanak buldukça gezmeye devam ediyorum. Gittiğim ülkelerde birkaç gün kaldığım da oldu, aylarca konakladığım da… Kimisine birkaç kez gittim, kimisine bir kez… Kimisinde mesleğimle ilgili araştırma ve incelemelerde bulundum, kimisine davet edildim, bazen
dernek başkanı ve tur lideri olarak, bazen de “yalnız” yollara düştüm. . Bir vejetaryen olarak elbette zaman zaman zorlandım. Özellikle de Moğolistan ve Orta Asya ülkelerinde! Aslında gezgin her farklı tadı denemek ister. Ancak benim için bu mümkün değil. Yakutistan’da Lena Nehri boyunca iki hafta süren yolculuk yaparken bir gün hepimizi salonda toplayıp bölgeye has soslarla pişirdikleri büyükçe özel bir balığı bizlere tattıracaklarını söylediler. Doğrusu o zaman tadını merak etmiştim. Ancak dokunmadım. Elbette yurtdışında planlanan grup yemeklerinde ancak, etsiz çorba, ekmek, peynir ve meyve ile idare ediyorum. Coğrafyaları, dilleri, dinleri, töreleri, renkleri birbirinden ayrı ülkelerde değişik uluslardan insanlar tanıdım. Onlarla, kimi farklılıklarımıza karşın kaynaştım; ama şaşırıp yadırgadığım yanları da oldu elbette. Farklı ülkelerin insanlarıyla birçok konuda söyleştim. Aynı trene, aynı otobüse bindim. Lokantalarında, evlerinde aynı masalara oturdum; yaşamlarını kısa süreli de olsa paylaştım. Geleneklerini, alışkanlıklarını, dünya görüşlerini anlayıp kavradıkça daha çok sevdim onları. Hangi amaçla olursa olsun; gezmek, yeni yerleryeni insanlar görüp tanımak, insanın ufkunu genişletiyor, dünya görüşüne yeni boyutlar katıyor, yaşamını renklendiriyor. Keşke bir dünya vatandaşı olabilsem de, pasaport, vize gibi tüm sorunları arkamda bırakıp diğer gezi tutkunlarıyla birlikte özgürce ve gönlümce gezebilsem… Bence seyahat; Roma’da, Paris’te şık mağazalardan alışveriş etmek değildir. Hawaii veya Kanarya Adaları’ndaki bir otelin havuz başında kertenkele gibi güneşte yatmak da değildir. Gezgin olmanın kuralları vardır. Seyahat; Yemen’de bir kahvede sohbet etmek, Kalküta’nın ara sokaklarında dolaşmak ve tüm detaylardan zevk almaktır. Bir ülkeyi sadece coğrafyası ile anlamaya ya da anlatmaya çalışmanın pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Bugüne kadar gezdiğim birçok
ülkede değişik yapılar, bitki örtüsü ve iklimler gördüm; fakat değişmeyen tek şey, “insanların yüzlerindeki” ifadeydi. Bu yüzden insanları gözlemlemeye özel bir önem verdim. Bütün bu tanıdık ifadeler içinde beni her zaman en çok etkileyen, çocukların gözlerindeki “ifade” oldu. Bu öyle bir ifade ki, bazen gözlerinize dikilmiş bir çift minik göz, tüm sevimliliğine rağmen sizi bulunduğunuz noktada sendeliyor ve yoğun bir suçluluk duygusuna kapılmanızı sağlıyor. Örneğin, Hindistan’daki milyonlarca evsiz ailenin, bu dünyadaki ilk günlerine sokakta başlayan, sokaktaki yaşamın faturasını en ağır biçimde ödeyen ve son günlerine kadar da sokaklardan başka bir şey göremeyecek olan çocukların gözlerinde rastlayabilirsiniz bu tanıdık ifadeye. Vietnam’da bir ekmek parası koparabilmek için birden elimi tutan ve gömleğime yapışıp beni takip eden küçük bir kızın “donduran” bakışlarla bakan çekik gözlerinde karşılaştığım ifade, bana hiç yabancı gelmemişti. Çünkü Beyoğlu’nda gelen geçene ailesinin zoruyla kâğıt mendil satmaya çalışan ve pek azımızın gözlerine bakabildiği çocukların gözlerinde de vardı aynısı. İşte bu ifadeye bir isim koymak istedim: “Masumiyet”. Bunu özellikle çocuklarla özdeşleştiriyorum; çünkü günümüzde bu kelimeyi en iyi anlamlandıran sadece minik yüzler ve minik gözler! Üstelik seyahatin insanı esiri eden bu tutkulu yüzüyle tanışmış olsun olmasın herkese, dünya uygarlıklarına, dünya iklimlerine, dünya zenginliklerine ve hepsinden önemlisi dünya insanlarına dair söyleyeceklerim var ve bu insanlardan bir dünya vatandaşı olarak getireceğim sıcacık bir selam. Çünkü ben seyahatlerimde hep Bilinmeyene Ulaşmakinsan kavramının üzerinde durdum. Bir ülkenin insanlarından ve kültüründen kazanılmış bilgi ve görgü insanı zenginleştirir. Seyahat, kişinin hoşgörüsünü, yaratıcı yanını, duyarlılığını artıran bir okuldur ve bu okulun yaşı yoktur. Gönül gözüyle bakan kişi, kendi kültüründen olmayan insanların geleneklerini anlamaya çalışır. Bunu başardığı an, sevgiye giden son kapı da açılmış olur. Öyle sanıyorum ki, Nepal’de incik-boncuk satmaya çalışan kadının yüzündeki kaygıların aynısını Honduras’taki taksicinin yüzünde de görebilirsiniz: Kaygı, mutluluk, üzüntü, saflık, gizli bir hüzün ve hepsinin bileşiminden doğan ve daima var olan bir umut… Bunun ötesinde daima
kafamdaki “iyi gezgin” kimliğini doğrulayacak unsurlarda aradım gezmenin tadını… İyi bir gezgin sadece küçük, orijinal hatıra eşyaları satın alır ve evinde bir “anılar müzesi” oluşturur. İyi bir gezgin, iyi bir yürüyüşçüdür aynı zamanda. Çünkü bir kenti anlamanın ve yaşamanın en iyi yolunun yürümekten geçtiğinin bilincindedir. Ayakları sızlayana kadar dolaşır. Yeni insanlar tanır, önüne tesadüfen çıkan bir kahveye girer, büyük bir zevkle o yörenin insanlarıyla konuşarak veya konuşmaya çalışarak yorgunluğunu giderir, bir müzik dükkânına girer, yörenin özgün müziklerini büyük bir dikkatle seçip satın alır, dönünce bu melodilerle anılarını pekiştirir. Bana göre iyi bir gezgin, biraz serüvencidir, yeni ve program dışı olaylara olumlu bakar, hatta sevinir, günlerini dolu dolu yaşamak ister çünkü yorgunluktan bazen bir otobüsün köşesinde, bazen bir motorun kuytusunda uyuklasa bile… Seyahatin dayanılmaz çekiciliğine kapılmış bedenimin küçücük adımlarıyla, kocaman dünyada yaptığım gezintiden bende kalanları paylaşmak dileği ve sevgilerimle…
Prof.Dr.Orhan KURAL